Loader

CENDERE

İnsanlık Onurunun Sınandığı Yerde Bir Adamın “Hayır” Deme Hikâyesi

Araştırma - İnceleme

 

Bazı insanların hayatında mahkeme salonları yalnızca yargılandıkları yerler değildir. Karakterlerinin sınandığı yerlerdir.

Bazı anlar vardır ki insanın bütün hayatı, eğitimi, inançları, ahlakı, vicdanı ve kendisine duyduğu saygı tek bir tercihe sıkışır. Doğru olanı yapmak kolayken ahlaktan söz etmek de kolaydır. Asıl sınav, doğru olanın ağır bir bedeli olduğunda başlar.

Erkan Karaarslan'ın hikâyesi böyle bir sınavın hikâyesidir. Bu yalnızca uzun yargılamaların, cezaevlerinin ve beraatlerin hikâyesi değildir. Bir insanın özgürlüğü ile vicdanı arasına konulduğu ileri sürülen bir tercihin; insanın kendisini kurtarmak için başkasını feda edip etmeyeceğinin ve insanlık onurunun özgürlükten bile daha yüksek bir değer haline gelebildiği bir direnme anının hikâyesidir.

Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan, Metastaz 2: Cendere adlı araştırma kitaplarının daha ilk bölümünde bu hikâyeyi anlattılar. Bölümün adı çarpıcıydı: “Ahlaksız Teklif.”

I. Cendereye Alınan Adam Kimdi?

Bu hikâyeye cezaevinden başlamak kolaydır. Ama doğru değildir. Çünkü önce şu soruyu sormak gerekir: Cenderenin içine alınan Erkan Karaarslan kimdi?

Kamuoyunun bir dönem ağır suçlamalar ve birtakım sıfatlar üzerinden tanıdığı kişi, Türkiye'nin kamu mali yönetiminin dönüşüm döneminde çalışan bürokratlardan biriydi.

Maliye Bakanlığında 14 yıl Muhasebat Başkontrolörü olarak görev yaptı. Ardından Sosyal Güvenlik Kurumunda Kurumsal Gelişim ve Ortak Veri Tabanı Daire Başkanlığı ile Primsiz Ödemeler Genel Müdür Vekilliği görevlerini üstlendi. Uzmanlık alanları devlet muhasebesinden bütçe hukukuna, kamu harcama hukukundan sosyal güvenliğe, mali yönetimden yerel yönetimlere uzanıyordu.

Mesleki hayatının önemli başlıklarından biri Türkiye'nin nakit esaslı devlet muhasebesinden tahakkuk esaslı devlet muhasebesine geçiş süreci oldu. Karaarslan bu dönüşümün teorik altyapısının oluşturulması ve uygulamaya geçirilmesi çalışmalarında görev aldı. Sistemin kuruluş yıllarında yayımladığı çalışmalar; devletin varlık ve yükümlülüklerinin kayıt altına alınmasından mali saydamlığa, genel devlet hesaplarından çağdaş kamu muhasebesinin kurulmasına kadar reformun temel meselelerini ele alıyordu.

5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu sonrasında şekillenen yeni mali yönetim düzeninin ikincil mevzuat çalışmalarında bulundu. Kamu maliyesi, devlet muhasebesi, bütçe, kamu harcama hukuku ve yerel yönetimler alanlarında onlarca kitap ve binlerce makale kaleme aldı; yüzü aşkın belediyenin stratejik planlama çalışmalarında görev aldı, binlerce kamu görevlisine eğitim verdi ve uluslararası kamu mali yönetimi çalışmalarında Türkiye'yi temsil etti.

Başka bir ifadeyle cendereye alınan kişi, hayatını devletin karşısında geçirmiş biri değildi. Yıllarını o devletin mali sisteminin daha şeffaf, hesap verebilir ve çağdaş hale gelmesine vermiş bir kamu görevlisiydi.

II. Bir Sıfatın Gölgesinde

Erkan Karaarslan'ın adı kamuoyunda son derece ağır bir ifadeyle anılmaya başladı: “FETÖ'nün belediyeler imamı.”

Bir insanı toplum önünde mahkûm etmek için bazen bir sıfat yeterince güçlü olabilir. Sıfat tekrar edilir, manşetlere çıkar, ekranlara taşınır ve zamanla iddia ile hüküm arasındaki sınır bulanıklaşabilir.

Fakat hukuk açısından sıfat yetmez. Dosya, belge, delil ve nihayetinde mahkeme kararı gerekir.

Mersin Emniyet Müdürlüğünün mahkemeye gönderdiği 4 Şubat 2019 tarihli resmi yazıda, Karaarslan'ın kamuoyunda kendisine yöneltilen bu nitelemeyle ilgili herhangi bir bilgi veya belgeye ulaşılamadığı belirtildi.

Yargılamaların sonunda Karaarslan FETÖ üyeliği ve terörizmin finansmanı suçlamalarından kesin olarak beraat etti. Başka dosyalarda da beraat ve takipsizlik kararları verildi. Karaarslan'ın yayımladığı hukuki döküme göre hakkında yürütülen 81 dosya beraat veya takipsizlikle sonuçlandı.

Fakat bütün bu dosyaların karşısında başka bir sayı duruyordu: 49 ay. Erkan Karaarslan dört ayrı kez tutuklandı ve toplam 49 ay özgürlüğünden mahrum kaldı.

Bir mahkeme beraat kararı verebilir; dosya kapanabilir ve insan yeniden özgür olabilir. Fakat hiçbir karar geçmiş zamanı geri getiremez. Beraat, suç isnadını ortadan kaldırabilir; ailesinden, çocuğundan, mesleğinden ve hayatından alınmış dört yılı aşkın zamanı ise iade edemez.

Bu nedenle dosyanın en ağır sorularından biri şudur: Sonunda mahkûmiyetle karşılığı bulunmayan suçlamalar nedeniyle bir insanın hayatından alınan yılların karşılığı nasıl verilebilir?

III. Sonra O Gün Geldi

2019 yerel seçimlerine günler kalmıştı. Karaarslan cezaevindeydi. Metastaz 2: Cendere tam burada açılıyor.

Terkoğlu ve Pehlivan'ın aktardığına göre Karaarslan'dan bazı belediye başkanları hakkında suçlayıcı ifadeler vermesi isteniyordu.

Karşılığında vaat edildiği ileri sürülen şey, bir tutuklu için dünyadaki en kıymetli şeydi: özgürlük.

Kitabın anlatımına göre istenen ifadeleri vermesi halinde aynı gün tahliye olabileceği ve ilk celsede beraat edebileceği söyleniyordu. İş ve ekonomik imkânlardan da söz edildiği ileri sürülüyordu.

Bir tarafta cezaevi vardı. Diğer tarafta dışarıdaki hayat; ailesi, çocuğu, mesleği ve sevdikleri. İşte tam burada mesele bir ceza muhakemesi tartışmasının ötesine geçerek insanın ahlaki varlığına ilişkin bir soruya dönüşür.

IV. Ahlakın Başladığı Yer

Ahlak, doğru olanı yapmanın kolay olduğu yerde pek sınanmaz. Ahlak, doğru olanın bedeli ağırlaştığında başlar.

Özgürken “Kimseye iftira atmam” demek kolaydır. Fakat cezaevindeyken, kapının öte yanında özgürlük dururken, aileniz sizi beklerken ve bütün bunların sona ermesi için sizden yalnızca birkaç cümle istendiğine inanıyorken aynı şeyi söyleyebilmek bambaşka bir ahlaki sınavdır.

İnsanın tekâmülü belki de tam burada ölçülür: Kendisini kurtarmak için başka bir insanı feda edip etmeyeceğinde.

Cendere'nin anlattığına göre Erkan Karaarslan'ın önündeki tercih buydu. Ve cevabı “hayır”dı.

Kitabın aktardığına göre belediye başkanları hakkında söyleyecek böyle bir sözü olmadığını belirtti; teklifin daha açık biçimde tekrarlandığı aşamada da kimseye iftira atamayacağını söyledi.

Bu yalnızca bir teklifi reddetmek değildi. Kendi özgürlüğünün bedelini başka insanların özgürlüğüne ödetmeyi reddetmekti. Kolay yolu seçmedi ve cezaevinde kaldı.

V. İnsanlık Onurunun Son Kalesi

İnsanlık onuru çoğu zaman büyük sözlerle anlatılır. Oysa bazen son derece basit bir davranışta görünür: Yapabileceğiniz halde yapmamak.

Kendinizi kurtarabilecekken başkasını feda etmemek; ödülü büyük, bedeli ağır bir tercihin karşısında kendi vicdanınıza ihanet etmemek.

İnsanın elinden makamı, mesleği, parası ve özgürlüğü alınabilir; itibarı zedelenebilir. Fakat insanın kendisine duyduğu saygıyı ancak kendisi teslim edebilir.

İşte özsaygının son sınırı buradadır: İnsan bütün dış özgürlüklerini kaybettiğinde bile kendi vicdanının karşısında özgür kalabilir.

Cendere bedeninizi sıkıştırabilir, hayatınızı daraltabilir. Ama insan kendi içindeki son kaleyi teslim etmedikçe onu bütünüyle ele geçiremez.

VI. Bir Kitabın Kapısını Açan Hikâye

Sonra bu hikâye cezaevi duvarlarının dışına çıktı. Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan araştırmalarını Metastaz 2: Cendere'ye taşıdılar ve Erkan Karaarslan hikâyesini kitabın ortalarında herhangi bir vaka olarak değil, kitabın girişinde anlattılar.

Birinci bölümün başlığı “Ahlaksız Teklif”ti. Kitabın tanıtımında da suçlayıcı beyanda bulunulması için yapılan teklif, başroldeydi.

Araştırma-inceleme kitaplarında ilk hikâye okuyucuyla yapılan bir sözleşme gibidir. Yazar, okuyucuya kitabın neden okunması gerektiğini daha ilk sayfalarda göstermeye çalışır. Cendere bunu Erkan Karaarslan hikâyesiyle yaptı.

Dönemin satış verisine göre kitap ilk 15 günde yaklaşık 160 bin adet sattı. Yüz binlerce okuyucunun kitaba girdiği kapıda aynı hikâye duruyordu: Bir cezaevi, bir tutuklu, bir teklif ve bir “hayır”.

Dolayısıyla Erkan Karaarslan vakası Cendere'de anlatılan olaylardan yalnızca biri değildir; kitabın kapısını açan hikâyedir. Okuyucu daha ilk sayfalarda yalnızca güncel bir siyasi dosyayla değil, evrensel bir insanlık sorusuyla karşılaşıyordu: Bir insan özgürlüğünü satın almak için vicdanını satmayı reddedebilir mi? Cendere'nin girişindeki hikâyenin cevabı “evet”ti.

VII. Hikâye Cendere ile Başlamadı

Bu olay ilk kez Cendere 2020 yılında yayımlandığında ortaya çıkmadı. Erkan Karaarslan henüz cezaevindeyken yaşadıklarını 2019 yılında mahkeme huzurunda anlattı. Beyanları basına yansıdı ve ardından konu Türkiye Büyük Millet Meclisine taşındı.

TBMM kayıtlarında Karaarslan'ın cezaevindeki görüşmeler sırasında bazı belediye başkanları aleyhinde beyanda bulunması halinde tahliye edileceğinin kendisine söylendiğine ilişkin mahkeme beyanları aktarıldı.

Konu TBMM Genel Kurulunda da gündeme getirildi; cezaevindeki görüşmelerin kimlerle, hangi izinlerle gerçekleştiği ve iddiaların araştırılıp araştırılmadığı soruldu.

Dolayısıyla kronoloji önemlidir: Önce Karaarslan'ın anlattığı görüşmeler yaşandı; sonra bunları mahkemede dile getirdi; konu TBMM kayıtlarına girdi; daha sonra gazeteciler araştırdı ve Cendere'nin ilk bölümüne taşıdı.

Bu kronoloji, kitabın daha önce kamusal kayıtlara yansımış bir iddiayı araştırma konusu yaptığını gösterir.

VIII. Altı Yıl Sonra Aynı Soru

Aradan yıllar geçti. Bugün Türkiye, kapsamlı bir İBB yargılamasını tartışıyor. Bu yargılamanın önemli başlıklarından biri de etkin pişmanlık kapsamında verilen suçlayıcı beyanlar ve bu beyanların hukuki değeri.

Bazı sanıklar etkin pişmanlık hükümlerinden yararlandı; bazıları daha önce verdikleri ifadeleri değiştirdi veya geri çekti; bazıları ise herhangi bir baskıya maruz kalmadıklarını açıkça söyledi. Savunma makamları kimi beyanların hangi koşullarda oluştuğunu ve bunların tahliye süreçleriyle ilişkisini tartışıyor.

Devam eden bir yargılama hakkında peşinen hüküm vermek doğru değildir. Bununla birlikte 2019'a dönüp tarihsel bir soru sormak mümkündür.

Erkan Karaarslan'ın 2019'da anlattığı olay ile bugün tartışılan etkin pişmanlık ve suçlayıcı beyan mekanizmaları arasında, hukuki niteliği ve somut koşulları birbirinden farklı olmakla birlikte, dikkat çekici bir tema benzerliği vardır: tutuklu veya sanık bir kişinin başkaları hakkında vereceği beyanın kendi hukuki durumu üzerindeki etkisi.

IX. 2019'da Çalan Alarm

Bugünden geriye bakıldığında şu soru önem kazanıyor: Cendere'de anlatılan 2019 vakası, yıllar sonra çok daha büyük ölçekte tartışılacak benzer hukuki ve etik soruların erken bir örneği olarak okunabilir mi?

Bunun kesin cevabını vermek mümkün değildir. Ancak 2019'da Karaarslan'ın mahkemede anlattıkları bütün yönleriyle ve kamuoyunu tatmin edecek açıklıkta araştırılmış olsaydı, bugün benzer tartışmalar karşısında daha güçlü hukuki ve kurumsal ölçütlere sahip olup olmayacağımız sorulabilir.

Cezaevindeki bir tutuklunun siyasi sonuçları olabilecek suçlayıcı ifadeler vermesi karşılığında tahliye vaat edildiği iddiası; kimlerin görüştüğü, bu görüşmelerin hangi izinlerle gerçekleştiği ve gerçekten böyle bir teklif yapılıp yapılmadığı bakımından eksiksiz biçimde aydınlatılmış olsaydı, sonraki yıllardaki benzer tartışmalar için önemli bir hukuki referans oluşabilirdi.

Bu nedenle 2019 vakasını herhangi bir siyasi aktöre yöneltilmiş kesin bir suçlama olarak değil, hukuk sisteminin zamanında açıklığa kavuşturması gereken ciddi bir uyarı olarak okumak daha doğru olabilir.

Belki de 2019'da yeterince duyulmayan bu alarm, yıllar sonra Türkiye'nin yeniden tartışacağı bir hukuki ve etik sorunun erken habercisiydi.

X. Direncin En Yüksek Biçimi

Direnç çoğu zaman bağırmakla, meydan okumakla veya güçlü görünmekle karıştırılır. Oysa direncin çok daha zor bir biçimi vardır: Bedelini bilerek “hayır” demek.

Üstelik bedeli başkasına değil kendinize ödetmek.

Gerçek ahlaki sınav, ahlaklı davranmanın kişisel çıkarla çatıştığı anda başlar. Bir tarafta sizin özgürlüğünüz, diğer tarafta başka insanların kaderi olduğuna inanıyorsanız, etik tercih kendi çıkarınız ile doğru bildiğiniz şey arasındaki sınav haline gelir.

İşte etik davranışın ulaşabileceği en yüksek noktalardan biri burada ortaya çıkar: Kendi çıkarınız ile doğru bildiğiniz şey karşı karşıya geldiğinde kendinizden vazgeçebilmek, fakat vicdanınızdan vazgeçmemek.

Burada insan başkasına karşı değil, kendi korkusuna karşı direnmektedir. Kazanılan şey makam, para, şöhret hatta özgürlük değildir. Kazanılan şey insanın kendisine söyleyebileceği bir cümledir: “Kendimi kurtarmak için başka bir insanı satmadım.”

Bazen bir insanın bütün hayatından geriye kalabilecek en büyük servet budur.

XI. 81 Dosya, 49 Ay ve Tek Bir Hayır

Şimdi bütün büyük kelimeleri bir kenara bırakalım ve üç şeyi yan yana koyalım: 81 dosya. 49 ay tutukluluk. Bir “hayır”.

İlk rakam yıllarca süren yargı sürecinin genişliğini, ikinci rakam bunun insan hayatındaki bedelini, üçüncüsü ise bütün bunların karşısında insanın elinde kalan son şeyi anlatır: iradesini.

Karaarslanın yaşadıkları “Bir Modern Dreyfus Vakası” olarak tanımlanıyor. Bu benzetmenin tarihsel değerlendirmesini okuyucu yapacaktır. Fakat insanın ahlaki değeri yalnızca başına gelenlerle değil, başına gelenler karşısında kim olmayı seçtiğiyle de ölçülür.

XII. Anahtarı Almadı

Erkan Karaarslan'ın hikâyesini yalnızca mağduriyet üzerinden okumak bu nedenle eksiktir. Cendere'nin anlattığı hikâyede yalnızca mağdur edilmiş bir insan değil, bir seçim yapan insan vardır.

Ve bu seçim yıllar sonra beraat kararlarının güvenli ortamında yapılmadı. Cezaevinde yapıldı. Gelecekte beraat edip etmeyeceğini, daha ne kadar tutuklu kalacağını, hayatının ne zaman normale döneceğini bilmiyordu.

Özgürlüğünün anahtarının kendisine uzatıldığına inanıyordu. Fakat o anahtarın bedelinin başka insanlara iftira etmek olduğunu düşündü. Ve anahtarı almadı.

İnsanlık onuru bazen bundan ibarettir: Kimsenin size madalya vermeyeceğini bilerek doğru bildiğinizi yapmak; kimsenin görmediği yerde kendinize ihanet etmemek; özgürlüğünüzü kaybetme pahasına vicdanınızı korumak ve bütün dış dünyanız elinizden alınırken içinizdeki son özgürlüğü teslim etmemek.

XIII. Satın Alınamamak

Yıllar sonra beraatler geldi. Kitaplar yazıldı. Cendere çok geniş bir okur kitlesine ulaştı. TBMM tutanakları arşivlerde kaldı. Türkiye ise yıllar sonra yine suçlayıcı beyanların, etkin pişmanlığın ve tahliyelerin hukuk içindeki yerini tartışmaya başladı.

Bu nedenle Cendere'yi bugün yeniden okumak yalnızca geçmişe bakmak değildir; hukuk sisteminin geçmişte karşılaştığı ciddi iddialardan hangi dersleri çıkardığını ve benzer tartışmalar karşısında hangi güvenceleri geliştirdiğini sorgulamaktır.

Fakat bütün siyasi ve hukuki tartışmaların üzerinde daha evrensel bir hikâye vardır: Bir insan, bir cezaevi, bir teklif, özgürlüğün hemen öte tarafında olduğu bir kapı ve insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı birkaç saniye.

Dışarı çıkmak için başka insanların üzerine basması gerektiğine inanıyordu. Basabilirdi. Basmadı.

Çünkü direncin en yüksek biçimi her zaman savaşmak, bağırmak veya meydan okumak değildir. Direncin en yüksek biçimi bazen satın alınamamaktır.

Cendere onu sıktı. Özgürlüğünü aldı. Mesleğinden ve hayatından yıllar aldı. İtibarını yaraladı. Kızını, ailesini, sevdiklerini aldı. Fakat insanın elinden zorla alınamayacak son şeyi alamadı: kendisinin kendisine duyduğu saygıyı.

İnsanlık onurunun belki de ulaşabileceği en yüksek nokta, insanın her şeyini kaybetme ihtimali karşısında bile kendi vicdanını pazarlık konusu yapmamasıdır.

Ve belki bir insana yapılabilecek en ağır şeylerin karşısında kazanılabilecek en büyük zafer de budur: Cendereden çıktığında hâlâ kendisi olarak çıkabilmek.

Cendere onu sıkıştırdı. Ama küçültemedi. Özgürlüğünü aldı. Ama iradesini alamadı. Hayatından yıllar aldı. Ama kendisine duyduğu saygıyı alamadı.

Ve önüne özgürlüğünün anahtarı konulduğuna inandığı o gün, anahtarı almadı.

Çünkü bazı insanlar için özgür olmak, yalnızca bir cezaevinin kapısından çıkmak değildir. Kendi vicdanının karşısında başı dik kalabilmektir.

 

 

Kaynak ve Doğrulama Notu

  • Metinde Cendere kitabında aktarılan olaylar, mahkeme beyanları ve TBMM kayıtlarına yansıyan iddialar ile yazarın değerlendirmeleri birbirinden ayrılarak ifade edilmiştir.
  • “81 dosya” ve “49 ay tutukluluk” bilgileri Erkan Karaarslan'ın yayımladığı hukuki döküm ve kişisel kayıtlarına dayanmaktadır.